11 Eylül 2011 Pazar

Van...

1 hafta oldu Van'a geleli. Gene işimin "hadi bu kez Van'a gideceksin" dayatmasıyla birlikte uçaktan karayı izlerken şaşkın buldum kendimi. Betona bunca alışık bünyem sarı toprağın hakim olduğu tabloya çorak gözlerle bakıyordu çünkü. Devrik cümleleri sevdiğim gibi kargacık burgacık binaların arasında yüzüme asılmış bir gülümseme ile ilerlerken bindiğim taksi ve taksici üzerine oturan doğu şivesiyle özetliyordu coğrafyayı: 

- Abey, benim dayı İran'da içerde. Namussuzlar idam edecekler. Toz abey. Valla bak bu son seferiydi. Yahu çok iyi insandır dayım bir bilsen. Çocuğu da üniversitede mühendislik okuyor. Sen de mühendistin de mi abey?
- Evet
- Hah oda mühendis.
- Ama okuyor demiştin
- Yav kurban olam okuyor ama mühendis. Sen onu boşver de abey kendimi atacam ben, vuracam. Benim dayı idam olacak. Şerefsiz bunlar (iranlılar) abey bak diyem sağa.
- Bilmem ki.
- Bilmeyecek bir şey yok abey. Yav tamam ha, tozdur yasaktır ama ne yapak başka abey buralarda? Ben hep diyorum abey; Türk hırsızdır, Kürt kaçakçıdır.
- ...............
- Abey sen nerelisen?
- Türkmenim ben.
- Kürtçe biliysen kurban?
- Yok Türkmenim dedim ya
- Abey o değil, şu dayıma yanıyorum ben
- İnşallah kurtulur.
- Hay abeme kurban olam, dua edecez artık Allahu teala abey, inşallah inşallah.

Artık duyma yitimi yaşıyorum, şehir merkezinde insandan çok araba gezerken susuyorum; susmayı ilk kez bu kadar arzulayışımla dalga geçerek.

İlla bıyıklı, illa esmer ve mavi gözlü erkekler doldurmuş tüm hasır sandalyeleri çayhanelerde. Hemen hemen hepsi tütün içiyor sarı dudaklarına inat. Arazi engebeli, arazi zor, insanları zor, hayatı zor, günü kurtarması zor, depresyona girmek zor bu şehirde. İş yeri stresleri yok, genel müdür baskısı, büfeden çift kaşarlı tost, ofisteki ayak oyunlarından daral gelme, mini etekli sarışınlar, köpek kuaförleri, maç kavgaları, karı-koca çekişmeleri, iç dünyana yolculuklar, düşünmek için zaman, zaman kazanmak için düşünmek.. Yok yok, hiçbiri yok. 

Verilmiş hayatı yaşayan ve bunu asla sorgulamayan insanlar var burada. Tabiatla, askerle, örgütle mücadeleye girmiş kaçakçı köyleri var her dağın eteğine serpiştirilmiş. Gündüz taburdaki askerleri traş edip onlarla koyu bir sohbete dalan, gece dağa çıkıp kurşun atan berber ustaları var burada.
Ayrı bir coğrafyadan öte, ayrı bir hayat var burada. Kurallar belli, sonuçlar belli, müzikler belli, yolun başı da sonu da belli. "Siz" deyince yanına bakıp çoğul söylemi anlayan, doğumuyla kaderi çizilenler var burada.

- Abey geldik aha da şurası hava alanı.
- Sağolasın
- Sen de sağol abey, fatura istersin değil?
- Evet isterim şirket için.
- Abeme söyleyeyim bak herkes vermez taksi faturası. Açığın vardır abey kaç yazam?
- Yok sen ne tuttuysa onu yaz.
- Olur mu abey, söyle sen ne yazam?
- Kaç para tuttu?
- 25
- 20 yaz o zaman
- Tamam abey

Anadolu, toprak, doğu çekimi, insan, mücadele, acı, hoşgörü, namus derken üzerime örttüğüm çıplak duygulardan, Batı Ataşehirde beyaz cipinden inerken seksi bakışlarını gözlerime nişanlayan esmer güzeli ile sıyrılırken taksicinin yüzü geliyor aklıma...

- Gene gel abey....

1 yorum:

  1. Sana yazdığım yorum gözükmüyor neden acaba?
    Neyse bir kere daha deneyeyim bari...
    Verilmiş hayatları yaşayanları ne güzel anlatmışsın:)

    YanıtlaSil